banner262

“Bir Türkü Bir Hikâye”de Çanakkale Hikayeleri Anlatıldı. Türküler Söylendi

Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi’nde devam eden “Bir Türkü Bir Hikaye” programında bu hafta Çanakkale hikayeleri ve Türküleri ele alındı.

“Bir Türkü Bir Hikâye”de Çanakkale Hikayeleri Anlatıldı. Türküler Söylendi

Vatanı sevmek, düşmanlara onu terk etmemek, kendisine gelecek her türlü zarara karşı gerekli tedbirleri almak ve gerektiği zaman onun için canını vermek kutsal bir vazifedir. Atalarımız bu topraklar için kendilerine düşen bütün vazifeleri layıkıyla yerine getirmişler, bu topraklara namahrem elini değdirmektense ölmeyi şeref sayarak şehitliğe sevinçle uçmuşlardır. İşte bugün bu mecliste, o kutlu insanların bir grubunu analım istedik. Sizlere, Çanakkale Savaşı’nı hikâyelerle hatırlatmayı arzu ettik.

Dünya tarihini değiştiren Çanakkale Savaşı, cesaretin kahramanlığa dönüştüğü, eşi görülmemiş bir savaştır. Her iki tarafın birbirinden nefret etmeden, siperlerden birbirlerine su ve yiyecek atarak vuruştuğu, şehitlerinin koyun-koyuna yattığı destansı bir savaştır Çanakkale.

Çanakkale Savaşı bize şu mesajı verdi: Anadolu bir olursa, yenemeyeceği düşman yoktur. Unutmayalım ki “Bölüşürsek tok oluruz, bölünürsek yok oluruz.”

Gelin şimdi Çanakkale’den birkaç hikâye anlatarak o günleri ve kahraman Mehmetçiklerimizi bir daha analım:

Çanakkale’de savaşıp, bir kolu ile bir ayağını kaybeden Fransız Generali Bridges, yurduna döndükten sonra anlattığı bir savaş hatırasında şöyle diyor:

“Hiç unutmam. Savaş sahasında döğüş bitmişti. Yaralı ve ölülerin arasında dolaşıyorduk; az evvel, Türk ve Fransız askerleri süngü süngüye gelip ağır zayiat vermişlerdi. Bu sırada gördüğüm bir hadiseyi ömrüm boyunca unutamayacağım. Yerde bir Fransız askeri yatıyor, bir Türk askeri de kendi göleğini yırtmış, onun yaralarını sarıyordu. Tercüman vasıtasıyla şöyle bir konuşma yaptık:

- “Niçin öldürmek istediğin askere yardım ediyorsun?” dedim. Mecalsiz haldeki Türk askeri şu karşılığı verdi:

“Bu Fransız, yaralanınca cebinden yaşlı bir kadın resmi çıkardı. Bir şeyler söyledi, anlamadım ama herhalde annesi olacaktı. Benimse kimsem yok; anam babam öldü. İstedim ki o kurtulsun, anasının yanına dönsün.”

Çanakkale direnişimiz esnasında bizim siperlerde en değerli olan şey, cephane değildi “morfin” idi. Sıhhiye çadırına bir ameliyathane kurduk; içine bir masa ve masanın başına da bir doktor koyduk. Her yaralı asker o masaya yatırılıyordu önce. Doktorun görevi, bu yaralıların kurtulma olasılığı var mı, yani ameliyat edilirse yaşar mı sorusuna karar vermekti. Çünkü kurtulabilme olasılığı varsa morfini ona yapacaktı; yoksa morfini ziyan edemezdi.

Doktor enjektöre morfin koyuyor, bekliyor. Bir yaralı geliyor, sedyede inliyor, asker bağırıyor çağırıyor yardım istiyor... Doktor, bunu kaldırın diyor. Kurtulma ümidi yok çünkü. Bağıra çağıra gidiyor... Bir başka yaralı... Bunu kaldırın diyor doktor... Bir başkası geliyor, paramparça olmuş diz kapağı gözüküyor... Bunu kaldırın diyor doktor... O an yaralı askerden bir ses “Baba!” Doktor bakıyor ki öz oğlu “Baba beni tanımadın mı, baba yardım et.” diyor. Herkes öylece doktora bakakalıyor. Doktor, sıhhiye erlerine dönerek şöyle diyor: “Bunu gölge bir yere kaldırın...”

O doktor birkaç saat sonra görevini bir başka hekim arkadaşına devrettiğinde ölüme terk edilen yaralıların olduğu bölüme gidiyor ve oğlunun ölmüş olduğunu öğreniyor. O morfini ona yapmamıştı, çünkü biliyor ki ameliyat edilse bile oğlu yaşayamazdı. Biz, Çanakkale’yi bu fedakârlık ruhuyla kazandık.

Savaşın en kanlı günlerinden biriydi. Asker en iyi arkadaşının az ileride, kanlar içinde yere düştüğünü gördü. İnsanın başını bir saniye siperden çıkaramayacağı gibi bir ateş altındaydılar.

Asker teğmenine koştu hemen:

- Komutanım, bir koşu arkadaşımı alıp geleyim mi?

Delirdin mi, der gibi baktı teğmen:

- Gitmeye değmez oğlum, arkadaşın büyük olasılıkla ölmüştür bile. Kendi hayatını da tehlikeye atma sakın, dedi teğmen.

Ama asker o kadar ısrar etti ki, teğmen izin vermek zorunda kaldı:

- Peki, dene bakalım!

Asker yoğun ateş altında fırladı siperden ve mucize eseri, arkadaşının yanına kadar gitti, yaralı arkadaşını sırtlandığı gibi kendi siperlerine kadar taşıdı. İkisi birlikte siperin içine yuvarlandılar. Teğmen hemen koşup yaralıya bir göz attı ve nefes nefese bir kenara yıkılmış askere döndü:

- Sana hayatını tehlikeye atmaya değmez, dememiş miydim? Arkadaşın zaten ölmüş.

- Değdi Komutanım, değdi, dedi asker.

- Nasıl değdi, arkadaşın zaten ölmüş, görmüyor musun?

- Gene de değdi komutanım. Çünkü yanına vardığımda henüz yaşıyordu. Onun son sözlerini duymak, dünyalara bedeldi benim için, dedi asker. Ardından hıçkırarak, şehit arkadaşının ona söylediği son sözleri tekrarladı: “Geleceğini biliyordum Mehmet, geleceğini biliyordum!”

Bütün Anadolu’dan gençler gönüllü olarak Çanakkale ve diğer cephelere gitmişlerdi. Şehirdekiler haberleri daha çabuk alırdı. Ya köydekiler...

Köy muhtarları haftada bir gün kazaya iner, askerlik şubesinden şehit düşenlerin isimlerini alıp gelir, köydeki caminin kapısına asardı. Bu, esrarengiz bir merasim şeklinde olurdu. O gün köyün bütün kadınları ve yaşlıları camiye yakın sokaklarda muhtarın gelmesini beklerdi. Muhtar gelir; büyük bir sessizlik ve ciddiyet içinde, hemen hepsi kendi yakını, kardeşi ve öz oğlu olan şehitlerin isimlerini kapıya asar; bir kuytuda ağlamak için yavaşça ayrılırdı. Daha sonra büyük bir saygı ile ihtiyarlar ve kadınlar caminin önüne gelirler, okuma bilen birinin şehitlerin isimlerini okuyarak başsağlığı dilemesi üzerine hep beraber yavaşça evlerine giderlerdi.

Orada herkesin içinde ağlanmazdı. Çanakkale şehidi için ağlamak ayıptı. Çanakkale’de yavrusunu şehit vermek, aile için bir şerefti. Ama ana yüreği, baba yüreği dayanamazdı. Gözler dolar, boğaz düğümlenir, yavaşça evden çıkılır, ormanlıkların karanlıklarına, dağların kuytularına gidilirdi. O zaman gözyaşları sel olur, ağıtlar birbiri ardına yakılırdı:

Eledim eledim höllük eledim,

Aynalı beşikte bebek beledim,

Büyüttüm besledim asker eyledim,

Gitti de gelmedi canan, buna ne çare.

Amiral Guepratte’ın öz oğlunu idam ettirişi, anasının saçlarına kına yaktığı Kınalı Ali’nin hikâyesi, Seyit Onbaşı’nın kahramanlığı, düşman komutanlarının Türk askerleri hakkındaki hayranlık içeren sözleri programda anlatan diğer hikâyeler arasındaydı. Cephenin gerisinden de hikâyeler dilendirildi. Ayakkabı tamircisi Cevdet dedenin ve kocasının yolunu bir ömür bekleyen Şemsi ninenin yürek burkan hikâyeleri dinleyenlerle buluşturuldu.

Program, Milli Eğitim Bakanlığı’nda müzik öğretmeni olan Halil Erbay’ın seslendirdiği “Çanakkale İçinde Vurdular Beni” ve “Dağlıca Ağıdı” adlı türkülerle sona erdi.

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner256

banner259

banner257

banner260