PIRTICININ ÖLÜMÜ

Üşütmüş olduğundan haftalardır yataktan kalkamayan babamı, yanlarında göremeyen kafadar arkadaşları bize gelerek geçmiş olsun demişler ve anama; “Yenge, sen çocukları da alıp bir komşuya git. Mustafa epey üşütmüş. Biz O’nu bu gün bir ceviz gazeline çekip, güzelce bir terletelim de, çabucak iyi olsun. Allah korusun, bunun hastalığı epey uzadı. Satlıcan (zatülcenp) falan olur” demişler. Babamın; “Aman gitmeyin. Bunların bana ne yapacağı belli olmaz” şeklindeki itirazlarına rağmen, anamı ve bizleri bir komşuya göndermişlerdi.

Ailede en büyük çocuk bendim ve o yıllarda okulda ikinci sınıfta olduğumdan, bu olayı gayet de iyi hatırlıyorum.

O yıllar; ne doktor ne eczane, hatta bunların bulunduğu en yakın Karaman’a kadar gidip gelmek için; ne yol ve ne de vasıta vardı. Yaya veya hayvanların sırtında; en kestirme dağ yolundan ancak sekiz saat kadar gittikten sonra ulaşılıyordu ki, bu sebeple doğum, appandist ve buna benzer hemen müdahale yapılması gereken hastalıklardan, kaç kişinin hayatını kaybettiğini, yalnız Allah bilir.

Bu gibi üşütmeler için de; o günlerde elden gelen şişe çekme veya gazele yatırmadan sonra hastaya bizim dağlarda çokça bulunan dağ çayı veya bulgur çorbası ile, varsa Aspirin veya Gripin içirilir, köyde meşhur olan; yün yorganın altında iyice terletilirdi.

İşte anam da gerekli olanları babamın arkadaşlarına vermiş, bizleri de alarak, bir komşuya gitmiş ve orada bekliyorduk. Babamı üzerine yatıracakları ceviz yapraklarını da, arkadaşları gelirken beraberlerinde getirmişlerdi.

Saatler orada bekledikten sonra nihayet bize haber gelmiş ve eve döndüğümüzde babamın arkadaşları anama; “Yenge biz yapacaklarımızı yaptık, gerisini sana bırakıyoruz. Haydi, Allaha ısmarladık” diyerek çekip gittiler.

Babamın anlattığına göre; önce bolca dağ çayı ile aspirin içirmişler, yatağın üzerine serdikleri ceviz yapraklarının üzerine babamı çırılçıplak soyarak yatırdıktan sonra, göğsüne ve yanlarına da, aynı yapraktan koyup, üzerini yorganla örtmüşler ve yatağın dört tarafını da kapatmışlar. Babamın üzerini açmasını önleyerek, iki saat o şekilde tutmuşlar ve terletmişler.

Babamın yattığı yatak ile üzerine örtülen yorgan; o gün kullanılamayacak kadar ıslak olduğundan, anam babamı başka bir yatağa almış ve, bizler de vakit bir hayli geç olduğundan hemen yatmıştık.

Ne kadar bir zaman geçtiğini bilmiyorum ama, bizim yattığımız odanın aralığa açılan kapısının kapanması sırasında; normalinden fazla ses çıkarması, anamın heyecanlı ve yüksekçe bir sesle konuşmasından uyanmıştım. Ne oluyor diye yataktan doğrulduğumda; anam korkmuş bir insanın heyecanı ile babama şöyle diyordu.

“Mustafa. Bizim koca kapının önünde bir şeyler var. Ben bir şeylere benzettim ama söylemeye korkuyorum” dediğinde babam; “Hay Şerife, ben sana akşamda söyledim. Bunlar bana bir şeyler yapar diye. Bu olsa olsa arkadaşların bana yaptıkları bir şakadır, sen korkma ben şimdi hallederim” demiş ve o hasta hali ile aşağıya inmiş, bizim kapının önüne; arkadaşları tarafından bırakılmış olan cenaze levazımatının tamamını, bizim kapının tam karşısında bulunan dul PırtıcıHala’nın kapısının önüne kadar götürüp koymuş ve gelip yatmıştı.

Sabah namazı için aşağı camiye gidenlerle, ineklerini erkenden sağıp cami önünde birikmekte olan sürüye yetiştirmek için inekleri ile yoldan geçenler; “Yahu Pırtıcı ölmüş mü? Hasta olduğunu da duymamıştık. Vah vah” derken, evi Çukur Sokakta olan Pırtıcı Halanın Kızı Hanım Abla, anasının öldüğü haberini duymuş, yüksek sesle bir ağıt tutturarak; “Daha dün yanındaydım, hiç bir şeyciği de yoktu” diye feryat figan ederek anasının kapısının yanına kadar gelmiş, Kapının hemen yanındaki cenaze malzemeleri arasından zorla geçerek kapıya dayanmış, kapının arkadan sürgülü olduğunu görünce de, elleri ile kapıya vurmaya ve “Ana!Ana!” diye de bağırmaya başlamıştı.

Bu arada babam anama ve bana; “Sakın sesinizi çıkarmayın” demiş, bizde onun gibi pencereden saklanarak olanları seyrederken, babamın kıkır kıkır güldüğünü duyuyorduk.

Orada epey bir kalabalık toplanmış, kimi hâlâ Pırtıcı’nın öldüğünü sanırken, kimi de bunun Pırtıcı’ya bir şaka olduğunu söylüyor, kapı daha da fazla kişiler tarafından yumruklanmaya ve sopa ile, daha fazla ses çıkarılıp içerdekinin ölümü diri mi olduğu anlaşılmaya çalışılıyordu.

Pırtıcı Hala dul olup her zaman çok geç kalkan birisiydi. O gün kapısının çalındığını ve normalin üstünde birkaç kişi tarafından çalındığını da anladığından şaşkınlık içinde kapının arkadaki sürgüsünü titreyen elleri ile açtıktan sonra, kapısının önünde bütün teferruatı ile cenaze malzemelerini, birikmiş kalabalığı görmüş; korkusundan dizlerinin bağı çözülüp tam düşeceği sırada, yetişenler tarafından düşmesi önlenmişti.

PırtıcıHala’nın yüzüne su serpilmiş, biraz kendini topladıktan sonra da, kesik kesik konuşarak; “Kim ölmüş te?” diyebilmişti. Kızı Hanım; bir taraftan anasını kucaklayıp ağlarken, diğer taratan da; “Kim olacak sen ölmüşsün. Baksana, bu tabut, bu teneşir senin evinin önüne konulmuş. Hay ana, ev yansa haberin yok” diyerek, anasını hem kucaklıyor, hem de öpüyordu.

Orada birikenler bunun PırtıcıHala’ya birinin şakası olduğunu anladıklarında, kahkahalarla oradan uzaklaşırlarken, akşamdan babama hazırladıkları bu şakanın zevkini tatmak için kalabalık arasındaki babamın akşamki arkadaşları da; durumun bu şekilde neticelenmesine gülmüşler, pencerede kendilerine el sallayan babamı gördüklerinde;“Hadi bunu da atlattın Mustafa, alacağımız olsun” diyerek oradan uzaklaşmışlardı.

Uzun bir süre köyde konuşulan bu olayı Pırtıcı Hala kendince çözmüş; “Bu bizim Kalburkulak’ın bana bir şakasıydı” diyerek, hem yanındakileri ve hem de kendisi günlerce gülmüştü.

(Pırtıcı Hala babamın kulağının biraz büyük olmasından babama şakadan hep “Kalburkulak” diye hitap ederdi)

Ruhları şad olsun.

YORUM EKLE