Mesude Halamın Mayalı Ekmekleri

Öğretmen arkadaşım Mehmet Kıyak bir zamanlar: Ekmekle, unla uğraşanlar, nam-ı nimetin yani ekmeğin hatırına zarar uğramazlar, geçim sıkıntısı çekmezler demişti. Sözüyle ticari faaliyet yapanları kasketse de, ben; bir avuç unla onlarca mamul ürün yapılan evlerde ayrı bir bereket, bolluk ve hatta huzurun olduğuna yıllardır yakinen şahidim. Aşağıdaki hikâye o evlerden sadece birine aittir

Mesude Keser halamın yarı ömrü memurluğu sebebi ile Karaman Kılbasan nahiyesinde geçti. Kalabalık ailesi için üç dört günde bir ikindiden hamurunu yuğurur, sabah namazı sonrası mesai öncesi dumanı üstünde mayalı ekmek, şebit, taptup, muhtelif börek, etlik zamanı ekmek atması yaparmış. Muhtemelen komşusundan aldığı, onlarında başka komşularından aldığı anam babam ekşi maya ile 25 yıl boyunca doğal ve sağlıklı ürünler üretmiş.

Kimi: Senin ekmeğinde unuttuğumuz o eski tat var, nasıl yapıyor, içine ne koyuyorsun diye Soranlara: yarı köy unu ( kepekli) yarı çarşı unu ( ekmeklik un ), su, tuz, herkes gibi işte… der geçer. Bacalı gömme toprak tandırda sacı ısıtmak için kurutulmuş devramber ( ayçiçeği) kellesi ve sapı, kurumuş nohut bitkisi, çalı çırpı, saman ve kesmik yakardı hatırlıyorum.

Emekli olunca Karamana yerleşir. Şehrin, her iyi şeyi bozan şartlarından , halam zamanla belkide yüzyıldır komşudan alınıp verilerek süregelen ekşi maya ile vedalaşmak zorunda kalır. Yeni evinde tandırı olsa da artık mayalı ekmeğini zaman zaman tüp gazlı sac ocağında yapmaktadır. Fakat öyle bile olsa şehir şartlarında yaptığı ekmek, Kılbasan’da yaptığı ekmeklerden hiç de aşağı değildir. Zaten kendisi gelmeden mayalılarının ünü Karaman’a gelmiş, şehre yayılmıştır bile.

Eşraftan bir zat halam geçerken: Sağolsun, Morcalılı bir hanım mayalı yapıverdi, fakat yine de senin ekmeğinin yerini tutmadı serzenişinde bulunur. Onu her ziyarete gittiğimde, ayrılırken kaşla göz arasında bir deste mayalı paketler, ben almak istemedikçe Ereğlili rahmetli Abdurrahman eniştemiz: Çaresi yok alacaksın. Biliyorsun, ne yapar ne eder son anda torbana koyar der gülerdi. Halam ise: Her zaman başka bir bildiğim mi var sanki. Varsa yoksa hepsi bu işte diye karşılar. Dün nahiyede yapılıp konu komşuya, gelene gidene üçer-beşer dağıtılan ekmek geleneğe uymuş şehir içinde de dağıtılır olmuştur.

Bir gün Ankara daki oğlu Ali birkaç arkadaşı ile Karaman’a gelir, çok geçmez ortaya büyük bir tepsi gelir. Bazılarına göre ikram misafire sorulmadan yapılmalıdır. Öylesi şehir teklifine girermiş. Neyse, sıcak mayalılara tuluk (tulum) peyniri, küflü peynir sıkılır yine arası bol peynirli, bol tereyağlı ekmek araları çay eşliğinde yenilir, içilir. Bu doğallık ve zenginlikten metropollü gençler önce biraz şaşırsa da sonra mutlu olurlar.

Olan olmuş, mayalı ekmeğin ünü şehirlerarası statüye yükselmiştir. Halam Ankara’da ameliyatını yapacak doktora hep yaptığı gibi bir deste ekmek sarıp götürür. Doktor, hastasının getirdiği mayalı ekmekleri tavada ısıtarak ailesi ile afiyetle yerler. Ertesi gün ameliyat saati gelir çatar. Halama narkoz verilirken doktor sorar: Anlat bakalım teyze, akşam yediğimiz ekmekleri nasıl yapıyorsun diye konuşturmak ister. Halam: Nasıl yapacağım doktor oğlum. Yarı köy unu, yarı şehir unu, su, tuz. Herkes gibi diye başlar. Narkozun etkisi ile hikâyesi yarım kalır.

Valla övünmek gibi olmasın, benim halam aynı zamanda ihracatçıdır. Yeğenimiz Ulaş Kıbrıs Lefkoşa’da öğrencidir.  Anneannesi ( annem ) yanıma gezmeye gelmiş kıyma sıkması yapacaktır. Yalnız küçük bir isteği vardır. Ev arkadaşına getirilen mayalıdan değil, halasının gönderdiği mayalıya sıkmasını ister ve: Çünkü o ekmek yaparken sevgisini de katıyor der.

Diğer bir yeğenimiz Barış Karaman’a geldiğin de Almanya’da kendisi gibi bilgisayar mühendis eşine sürpriz yapacaktır. Mayalı eşliğinde tulum peyniri, küflü peyniri ve kavrulmuş kıyma götürür Münih’e kadar.  Dahalarını yazsam kitap olur.

 Mayalı ekmek sıcaktır, cana yakındır, sevilmeyecek gibi değildir. Uzun süre muhafaza edilebilen taşıması ve yemesi kolay mükemmel ve mükellef bir ziyafettir. Günlük tüketimden başka, içine konulan nevale ile yürürken, hatta seyahat ederken tüketilebilen kalender mi kalender, pratik mi pratik harika bir yoldaştır. Dağda çobanın tarlada çiftçinin masum azığıdır. Hatta o, Çin, Japonya gibi böcü börtü ile beslenen Uzakdoğu iş ve tatil gezilerine gidenlerinde kurtarıcısıdır. O, sahibinin ihtiyacını gören bir atıştırmalık değil, doyurucu harika bir geleneğimizdir.

Bugün artık iyiden yaşlanan 80 yaşlarını süren halamın şehir evinde Kılbasan’da yakılan tandırın dumanı hala tüter. Bunda en büyük pay, insan evladı kızı Züleyha’dır artık. Yapımı, yurt içi yurt dışı dağıtımı yaklaşık 70 yıldır hız kesmeden devam etmektedir. Şu hikâyenin güzelliğine bakın, Züleyha anlatıyor: Anneme gidiyorum, sokağa girdiğimde omzunda çantası postacı, baktım sıkma yiyerek geliyor. Kapıyı açan annesine hissettirmeden: Anne, postacı bize bir şey mi getirdi diye sorar. Halam: Evet kızım, abinden kargo geldi der. Züleyha’nın gördüğü tam da tahmin ettiği gibidir.

Her ne kadar halamın mayalı ekmeğindeki tadın sırrı kendisinden kaynaklansa da, Mevla bu sevgili kulunun hamuruna yaptığı özel dokunuşla katkı vermiş olabilir. Yaratılan bu güzellik ve bereket, izzet-ikramdan, paylaşma duygusundan, gönül zenginliğinden gelen bir şey olsa gerek. Bu kendisi küçük, fakat yakınlaştırdığı insanla çoğu müesses nizamın yapamadığını yapan büyük güçtür. Bu bir avuç kabarıp taşan hamurun ve paylaştıkça çoğalan nam-ı nimetin, yani ekmeğin gücü değil de nedir. Aslolan paylaşmak ve sevgiyi çoğaltmaktır. Halamın evinde yokluk değil varlık, kıtlık değil bolluk konuşulur. Kötüler ve kötülük konuşulmaz. Her şeyin iyi yönleri konuşulur her daim. O evin neden bu denli bereketli olduğunu ve neden küçük huzur ülkesi olduğunu bugün daha iyi anlıyorum.

YORUM EKLE
YORUMLAR
Osman Yüksel BACAK
Osman Yüksel BACAK - 1 hafta Önce

Büyük halamın ellerinden öpüyorum...

banner284

banner285