MÜBADELE

Bu karara göre; önceden hiçbir haber vermeden, ani bir emirle, insanlarin dogup büyüdükleri topraklardan, bir gün veya birkaç saat içinde, yalniz ellerinde tasiyabilecekleri bir çikin veya valize müsaade edilen, geriye kalan; evlerinden, tarla, bag/bahçe ve hayvanlarindan zorla koparilip, bir alanda toplayarak, silahli kisilerin önünde, bir gemiye bindirilip, gönderilmelerini anlatan; bu sebeple, bu insanlarin o anda karsilastiklari zorluklari, duyduklari aci ve hüzünlerini, bazen de canlari pahasina direnislerini anlatan bir kitap.
1953–1955 tarihleri arasinda askerligimi Gelibolu’da yaparken; birisinin Bolayir ile Saroz Körfezi civarinda, digerinin de, daha ileride Kesan, Malkara ve Sarköy üçgeninde olmak üzere, iki defa manevra veya savas tatbikati yaptigimizi hatirlarim.
Bu ikinci tatbikat; kisa oldukça yaklasilan sonbahar aylarina rastladigindan, karsi kuvvetlere görünmemek için, oralardaki agaçlarin ve, daha henüz yapraklari dökülmeyen baglarin içine, kamufle amaçli gizlenmistik..
O sirada, tatbikatin öncesinde yapilan bag bozumu sirasinda; yapraklarin gizlemesi ile sahibinin gözünden kaçan üzüm salkimlarinin, bazilari ile, iki üç daneli oldugundan alinmayan bekli de kuslara biraktigi üzümlerden, arkadaslarim gibi ben de, o günlerde bol bol yedigimi hatirliyorum.
Ahmet Avanos’un “Milli mücadele’de Konya” adindaki eserinde; Karaman’in o tarihlerdeki nüfusunun; köyler de dâhil 28.940 kisi oldugunu, bunlardan 801 kisinin Ermeni, 519 kisinin de Rumlardan olusan, 1320 Gayrimüslimin de bulundugunu yazar.
Lozan’da varilan anlasma geregince; Karaman’dan gönderilen 500 civarindaki Ortodoks Rum’un Selanik’e, bu miktardan biraz fazla olan Ermenilerin de Lübnan’a gönderildiklerini, Selanik’ten gönderilen Türklerin de Karamanda ikamet ettirildiklerini, çesitli tarihi eserlerden ögreniyoruz.
Prof. Dr. Ekrem Ekinci; o tarihlerde Karamanli Rumlarla, Müslümanlar arasinda çok benzer yönler vardir ki, misal olarak mezar taslarina Müslümanlar gibi yazi yazarlar, “Insallah” ve “Masallah” türündeki Müslüman söylemlerini çok kullanirlar ve hatta domuz etini yemekten kaçinirlardi der (Karamanname Dergisi sayi bir).
Karaman’la ilgili olarak eski ve yakin tarihlere ait bilgi ve olaylarin çogunu eserlerinden ögrendigim Sayin Talat Duru’nun kitabinin birinde; Mübadeleden önce Karaman’da Ahi Osman Mahallesinde bir sokakta Ermenilerin, cezaevi yakinindaki bir sokakta da Rumlarin yasadiklarini, o yillarda hala faaliyette olan Kirisçi Baba Vakfinin; günde üç ögün verilen yemeklerinden, Müslümanlarla, Ermeniler ve Rumlarin beraberce; yemek yediklerini, sonra da, yine beraberce el kaldirarak dua etiklerini yazar.
Yine Talat Beyin Karaman’in Tarihi adindaki eserinden anladigimiz kadari ile; buradaki Rumlarin tamaminin konustugu dil yalniz Türkçe olup, Rumcayi hiç bilmediklerini, o yillarda kullanilan eski yazinin, hem yazmasinin ve hem de ögrenilmesinin zor olmasi sebebiyle de, yazilarinda da Yunan Alfabesini kullandiklarini, Karaman’da Rum ve Ermeni Köylerinin bulunmadigini da ögreniyoruz.
Karamandan ayrilan bu insanlarin; ellerinde ve sirtlarinda tasiyabilecek kadar esyalari ile gemilere bindirilip, Yunanistan’a gönderilirken bile, ayrilik çigliklarinin Türkçe oldugu söylenir.
Bankadan arkadasim rahmetli Nurettin Tartan Bey, annesinden dinledigi o günlerdeki bir aniyi söyle ifade etmisti; “Düne kadar hemen kapimizin karsisinda olan Rum komsumun hanimi gönderilmelerinden bir gün öncesinin gecesinde; bize gelerek, o günlerde kullanilan kazan, tas,
tabak ne varsa getirip birakti ve ‘uzun zamandir komsuyuz. Simdiye kadar hiçbir kötülügünüzü görmedik Allah sizlerden razi olsun. Su getirdiklerimi lütfen alin ve bunlari kullanirken bizleri hatirlayin’ dedikten sonra da birbirlerine sarilip aglayarak veda ettik” dedigini söylemisti.
Sikari tarihine göre: Karamanogullari Beyliginin yikilisi sirasinda; Fatih Karaman’a gelip sehri dolastiginda; çarsi, konak ve evlerini çok begenmis, ancak yillardir basini agritan buradaki 30.000 Müslüman,70 000 Hiristiyan olan halkini, sehirden Karadag yakinlarina zorla çikardiktan sonra, sehri tamamen yaktirmistir.
Müslüman halkin bir kismini Istanbul’un Fatih Semtine, Gayrimüslim olanlari da Narlikapi (Yenikapi olabilir), Yedikule Semtine yerlestirildiklerini yazar. Daha önceleri 1466 yilinda da Karamandan göç ettirilenler arasinda Makedonya’da Manastir yakinlarindaki Pirlepe’ye yerlestirilenler arasinda, en büyük gelinimin atalari da bulunuyor ki, Karaman’in bu seçkin Yörük Türkmen gurubuna; Konya civarindan geldikleri için, orada Konyalilar diyorlarmis.
Pirlepe’de yerli Hiristiyan halka hiç karismadan yüzyillarca yasadiktan sonra, 93 Harbi de denilen, 1877–1878 tarihinden sonra, Trakya’daki çözülme sebebiyle, büyük babasi 1909 yilinda Istanbul’a dönüp, orada yerlesmisler.
Demek oluyor ki; insanlar tarih boyunca çesitli sebeplerle dogup büyüdükleri topraklardan, evlerinden, barklarindan, kendi rizalari disinda, zorla koparilarak, bir daha dönmemek üzere, uzaklara çok uzaklara sürülmüslerdir.
Büyüklerimden isittigime göre; Köyümüz Ibrala(Yesillere)’da, hem Rum ve hem de Ermeni irkindan birkaç ailenin de oldugunu isitmistim. Çocuklugumda köyün çesitli yerlerinde bunlardan kalan adina da “Gâvur Evi” dedikleri evleri biliyorum. Yukari Mahallede; cadde üzerinde bulunan Halhullarin Dükkâninin da, onlardan kalan dükkânlardan biri oldugu söylenir.
Onlarla ilgili olarak amcamin esi yengemden duyduklarimda var ki; rahmetli onlarla ilgili olarak söyle derdi: “Çocuklugumda bizden olmadigi söylenen bu insanlari, büyük bir merakla izlerdim. Bir keresinde; hiç görünmeden, yakin bir yerden onlardan bir kadinin (elini gögsü üzerinde; yukari, asagi, saga, sola gezdirerek) Istavroz çikararak, onlarin da bu sekilde ibadet ettiklerini, bir keresinde de; iki kisi arasinda geçen bir konusmada: ‘Iki tahtayi tutan bir mihtir, kari kocayi bir arada tutan da çocuktur’ diyerek, çocuksuz birine, çocuk yapmalarini söyleniyordu” demisti.
Köyümüzdeki Asagi Cami veya Kilise Camisi de dedigimiz tarihi camiinin de o yillarda köyde, onlarin çok olduklari yillarda ibadet yeri, kiliseleri oldugunu, 1645 yilinda Haci Ali adinda biri tarafindan, bu kilisenin camiye çevrildigini de, tarihi eserlerden biliyoruz.
Simdi yukarida adini yazdigim Yilmaz Karakoyunlu’ya ait kitabi okuyunca; askerligimde o tatbikat sirasinda gizlendigimiz ve üzümünü yedigimiz bag ve bahçelerin, Mübadeleden önce çogunun, Rumlara ait bag ve bahçeler oldugu da aklima geldi.
Yunanistan’daki Türklerin bir gün içinde ani olarak evlerini yurtlarini bag ve bahçelerini terk etme mecburiyetinde kaldiklarinda, nasil aci duydular ise, buradaki Rumlarin da ayni duygu içinde, buralari terk etmek mecburiyetinde kaldiklarini düsündüm.
Su siralar bazi siyasilerimiz, üstünde asirlar boyu birlikte yasadigimiz, ugruna birlikte can verdigimiz bu topraklardaki halki, senden-benden, Kürt-Türk, Hanefi, Safi veya Alevi-Suni gibi sözlerle ayristirarak, bizi birbirimize düsürmeye çalisiyorlar ki, bu söylemlerinin sonunda (Allah korusun) olusacak olanlar, aklima geldiginde, dehsetle irkiliyorum..
Binlerce sehidin kanlari pahasina kurtarip içine sigindigimiz bu topraklardan baska gidecek hiçbir yerimiz artik yok. Siyasilerimizin sirf kendi menfaatleri için söyledikleri ve ayrisimi körükleyen bu sözler; bu milletin kendinin benimseyip söyledigi sözleri asla degildir.
Bu topraklarda yasayan ve yasamasini arzu edenlerin akillarini baslarina almalarinin vakti geldi, hatta geçiyor bile. 
YORUM EKLE

banner284