YALNIZIM-YALNIZSIN-YALNIZ

Çalışma hayatına, aile hayatına, sosyal hayatın yoğunluğuna bakıp da: Şehrin hengamesinde yalnız olmak, yalnız kalmak da ne demek oluyor diyebiliriz. Fakat biraz düşününce, şehir şartlarında bile ne denli yalnız olduğumuzu anlarız. Hele ki, içinde bulunduğumuz Korona günlerinde yalnızlığımız giderek koyulaşmıyor ve hızlı bir kabullenişle yaşam biçimimiz olmaya başlamıyorsa o zaman sen söyle.
Beş altı yıl önce annemin rahatsızlığı nedeniyle ayda bir gittiğimiz Ankara’da, Gaziosmanpaşa-Bahçelievler güzergâhında Kavaklıdere’ye kadar neredeyse kaldırımlarda insan göremiyor ve: Nerede bu 5 milyonluk şehrin insanı anne, diye soruyordum. Nerede olacaklar diyordum: Otomobillerinde, adı toplu taşıma olup fakat herkesin tek tek yalnız olduğu toplu taşıma araçlarında, diye kendi soruma kendim cevap veriyordum.  
Çoğunluk böyle olsa da şahsen yalnızlığı pek dert etmem kendime. Dedem Mısırlı Ahmet Hoca gibi köşemde münzevi yaşamaktan, şikâyet etmeden yaşamaktan garip farklı bir tat alırım. Yalnızlık çekmem doğrusu. Durumum bu olsa da insandan kaçan değilim tabi. Hatta irtibatta olduğum, sık sık beraber olduğum dostlar genelin çok üzerindedir. O başka, bu başka bir şey. 
Aile içinde neyse de, toplum içinde bile zaman zaman ortamdan ruhen çıkıp küçük kaçamaklar yapmaz değiliz. Misal işte ben; özellikle hep bir ağızdan konuşulmaya başlandığı anlarda ovalara, bayırlara çıkarım. Fırsat bu fırsat tepelerden ufuk turu yapar, ormanın kıyısında yürür, yorulunca deniz kenarında soluklanırım. Ortam kaçkını şehir RobinsonCrusoe’si olmaktan, bu tatlı masum kaçamağımdan tat almıyorum desem yalan olur şimdi.
İşte eski mahallemiz sokağımız geliyor gözümün önüne. Ne kadar uçarı, ne kadar şen idik. İş güç, gam kasavet yoktu, gelecek kaygısından ne kadar da uzaktık. 
İşte lise yıllarıma yaptığım gezide dört kafadar grubumuz aklıma düşüyor. Sevdiğim kız, pembe bir ev, iki kişiyle sınırlı hayallerim, toyluğum geliyor aklıma. Hüzünleniyorum.
Zaman zaman sıkıntılı üniversite yıllarım geliyor aklıma. Eğitimin aksaması, imtihan, özellikle de o kahrolası Matematik imtihanlarının sıkıntısı boğazıma çöküyor. Bir barışık bir küs olduğum kızı. Bilmem söylememe gerek var mı. Az mı gezdirip avuttum Maltepe sokaklarında yalnızlığımı. Derdime neyse… Neyse ki yeni edindiğim huyu-suyu farklı arkadaşlarım gözümün önünde tek tek arzı endam ediyorlar, böylelikle biraz nefes alıyorum. 
Fakat o da ne… Yeter Ahmet kendine gel diyen bir ses. Dostları bırakıp oralara buralara gitmeler ayıp olmuyor mu diye çıkışan iç sesimle kendime geliyorum. Çaktırma Ahmet önüne bak diye fısıldıyorum kulağıma ve kalabalığın içinde kaynıyorum. 
Biraz benim kafadan Eskişehirli bir ahbabım var. Biraz dediysem, o lafın gelişi, benden epey ilerde. Babası da aynı yolun yolcusuymuş. Çalıştığı yıllarda bazı hafta sonunda küçük bir hazırlıkla evden ovaya, dağa avlanmaya çıkar, soğuk gecelerde bile kendisine bir koyak bulur dağda sabahlarmış. Yalnız bir kurt gibi ne dağın karasından ne ormanın uğultusundan korkar, evini, işini bile unuturmuş. Bir iki gün sonra çıkar gelir, üstünü başını değişir işe gidermiş. 
Dala çıkan keçinin dama çıkan oğlağı olurmuş derler. Benim ahbap İsmail abim yılın 8-9 ayını geçirdiği yazlığından Karaman’a pek gitmek istemez. Kıymetli eşi biraz anlayış gösterse kışı yazlığında geçirmek ister. Yağan yağmurunda ıslanmak, esen poyrazında üşümek ister, bu durumda yine eşini bir türlü almaya razı edemediği kuzinesinde ellerini ısıtır, arada bir patates, soğan atar gözüne. Kış güneşi kendini gösterdiğinde ise rüzgârlığını giyer iyotlu havayı ciğerlerine doldurur, pudra kadar ince kumsalda elinde değneği yürüyüşe çıkar. Bakar ki balıkçılar ağ çekiyor, onlara el verir. Bir yandan ağzından tek kelimelik: Şahane… Harika harika… cümleleri kendiliğinden bir dua gibi dökülür. 
Maliyecidir. Memuriyeti, Anadolu’nun küçük ilçe ve valili köy dediği küçük illerde geçer. Zaten o: Oturduğun yer 10 bini geçmeyecek, baktın ki geçiyor o zaman da başka yere gideceksin der. Eşi zaman zaman Eskişehir’e yaşlı annesine gider. Dönünce de birkaç gün sonra Konya ve Ankara’daki sevgili kızlarının yanına. Fakat o her zaman eşlik etmez, mabet evinden çıkmaz. Görüştüğümüzde: Dün gitti… Ooh rahatlayakaldım. Darısı senin başına der güler. Bu arada itiraf edelim; kadınlar ailesine biz erkeklerden çok daha fazla düşkünler. Ben: Abi eşim de aynı şekilde Mersin’e annesine, kardeşlerine gitti desem: Gözünaydını yapıştırır. Bu günler en güzel günlerimiz Ahmedim der ve o meşhur kahkahasını patlatır. Yanlış anlaşılmasın, o ailesiyle olmaktan mutludur elbette. Ama yalnız olmaktan da mutsuz değildir. Sen gel de çık işin içinden. 
Torunlarımıza gelirsek… sevmekten neredeyse içimize katacağımız 9 yaşındaki torunum sık sık bize, dede ve anneannesine gelir. Bir elinde en samimi arkadaşları (!) tableti, bir elinde x box’ı, 4K kamerası, anneannesinin cep telefonu: Youtueber olacağım der, ben: oğlum önce öğretmen ol derim. Büyüyünce (benim adını bile duymadığım) Bugatti alacağım der. Benim aklıma 30 küsür yıl önce borç harç aldığım hacı Murat gelir.
Biz büyükler, gün oldu kalabalıklarda gün oldu yalnızlıklarımızda işimizi gücümüzü sorumluluğumuzu bildik, her durumda ayakta kaldık. 
Geçenlerde: Oğlum, karşı markete beş dakikalığına gitsem diyecek oldum: Tabi gidebilirsin dede. Ben yalnız kalabilirim, sen çekinme dedi. Bizler torunlarımızın bugünkü yalnızlığını, gelecekteki muhtemel kabullenilmiş üstelik alışılmış ağda kıvamında büyük yalnızlıklarını görüyor ve endişeleniyoruz. 
Biz yetişkinler içi boş kuru vehimlere mi kapılıyoruz. Ne dersiniz..?

 

YORUM EKLE
YORUMLAR
Osman Yüksel BACAK
Osman Yüksel BACAK - 2 hafta Önce

Abicim kalemine yüreğine sağlık

banner284

banner285